Yirmi birinci Lem'a İhlâs hakkında

2/4/2009 · Kategori: Sadelestirme

Yirmi birinci Lem'a

İhlâs hakkında

        (On yedinci Lem'anın On yedinci Nota'sının yedi mes'elesinden Dördüncü Mes'elesi iken, ihlâs münasebetiyle Yirminci Lem'anın İkinci Nokta'sı oldu. Nuraniyetine binaen Yirmi birinci Lem'a olarak Lemaat’a girdi.)

Bu Lem'a lâakal(en azından) her on beş günde bir defa okunmalı.

"Allah için kıyamda bulunup Ona kulluk edin." (Bakara Sûresi: 2:238

"İhtilâfa düşmeyin; sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz elden gider." (Enfâl Suresi: 8.46

"Benim ayetlerimi, az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin." (Bakara Suresi: 2.41

 "Nefsini günahlardan arındıran, kurtuluşa ermiştir. Nefsini günaha daldıran ise hüsrana düşmüştür." (Şems Suresi: 91,9–10.)

        Ey âhiret kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur'aniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz: Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir dayanak noktası, en kısa hakikat yolu, en makbul bir dua-yı manevî, en kerametli bir vesile-i maksat, en yüksek bir haslet, en safi bir kulluk: İhlâstır.

 Madem ihlâsta bu hassalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyik karşısında ve hücum eden bid'alar, dalaletler içerisinde bizler gayet az ve zaîf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kutsi bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur'aniye omuzumuza ihsan-ı İlahî tarafından konulmuş. Elbette herkesten ziyade bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız.

Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kutsiye kısmen zayi' olur, devam etmez; hem şiddetli mes'ul oluruz. Benim ayetlerimi az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin. (Bakara Sûresi: 41) âyetindeki şiddetli tehdidkârane İlahîye nehye mazhar olup, ebedi saadet zararına manasız, lüzumsuz, zararlı kederli, bencilce, sakil, riyakârane bazı aşağılık hisler ve cüz'i menfaatlerin hatırı için ihlâsı kırmakla; hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem Kur'an hizmetine taarruz, hem imani hakikatlerinin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.

        Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir hayrın çok muzır manileri olur. Şeytanlar o hizmetin hadimleriyle çok uğraşır. Bu manilere ve bu şeytanlara karşı, ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak sebeplerden; yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm "Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse o başka." Yusuf Sûresi: 12:53.  demesiyle, nefs-i emmareye itimad edilmez. Enaniyet ve nefs-i emmare sizi aldatmasın. İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve manileri defetmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.

        BİRİNCİ DÜSTURUNUZ: Amelinizde rıza-yı İlahî olmalı. Eğer o razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenab-ı Hakk'ın rızasını esas maksad yapmak gerektir.

        İKİNCİ DÜSTURUNUZ: Bu hizmet-i Kur'aniyede bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek ve onların üstünde faziletli benim nev'inden gıpta damarını tahrik etmemektir. Çünki nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkid etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez.. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına ve vazifesine yardım eder,; yoksa o insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.

Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârane uğraşmaz, birbirinin önüne geçip emretmez, birbirinin kusurunu görerek tenkid edip saye şevkini kırıp atalete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla, birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler, hakikî bir tesanüd bir ittifak ile gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir hükmetme karışsa; o fabrikayı karıştıracak, neticesiz akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün kırıp dağıtacak.

        İşte ey Risale-i Nur şakirdleri ve Kur'anın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı manevînin âzalarıyız.  Hayat-ı ebediye içindeki ebedi saadeti netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz ve selâmet sahili olan Dâr-üs Selâm'a ümmet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) çıkaran bir Rabbani gemide çalışan hademeleriz.

Elbette dört ferdden bin yüz on bir manevi kuvveti temin eden ihlâsı kazanmak ile tesanüd ve hakikî kuvvete muhtacız ve mecburuz. Evet, üç elif ittihat etmezse, üç kıymeti var. Adetleri ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer kardeşlik ve maksatta birlik ve vazifede ittifak ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi.

Hakikî ihlâs ile on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvveti dört binden geçtiğine, pek çok tarihi olay buna şehadet ediyor. Bu sırrın sırrı şudur ki:  Hakikî, samimî bir ittifakta her bir ferd, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî birleşmiş adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda manevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.

(Haşiye; Evet ihlâs ile samimî tesanüt ve ittihat, hadsiz menfaate sebep olduğu gibi; korkulara hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir dayanak noktasıdır. Çünkü ölüm gelse, bir ruhu alır. Hakiki kardeşlik ile İlahî rıza yolunda, âhirete ait işlerde, kardeşleri adedince ruhları olduğundan biri ölse, "Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar; zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla manevî bir hayatı idame ettiklerinden ben ölmüyorum" diyerek, ölümü gülerek karşılar. "Ve o ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum" der, rahatla yatar.)

        ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ: Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz. Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.

Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu davayı ispat eder ve kendi kendine delil olur. Çünki yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul'da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada sizinle yedi-sekiz senede yüz derece fazla edildi.

 Hâlbuki kendi memleketimde ve İstanbul'da burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garip, yarım ümmi, insafsız memurların gözetimi ve tazyikleri altında yedi-sekiz sene sizinle ettiğim hizmet; yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakıyeti gösteren manevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine kat'iyyen şüphem kalmadı.

 Hem itiraf ediyorum ki: Samimî ihlâsınızla, şan ü şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyadan beni bir derece kurtardınız. İnşâallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız. Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (R.A.) o mu'cizevari kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Azam (K.S.), o harika kerametiyle, sizlere bu ihlâsa binaen iltifat ediyorlar ve himayetkârane teselli verip hizmetinizi manen alkışlıyorlar.

 Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri, ihlâsa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem'adaki şefkat tokatlarını hatırlayınız. Böyle manevî kahramanları arkanızda zahir, başınızda üstad bulmak isterseniz "Onları kendi nefislerine tercih ederler." (Haşir Sûresi: 59:9.) sırrıyla ihlası tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize; şerefte, makamda, teveccühte, hatta maddiye menfaat gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz.

Hatta en latif ve güzel bir hakikati muhtaç bir mü'mine bildirmek ki; en masumane, zararsız bir menfaattir. Mümkün ise, nefsinize bir bencillik gelmemek için, istemeyen bir arkadaş ile yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer "Ben sevap kazanayım, bu güzel mes'eleyi ben söyleyeyim" arzunuz varsa, onda bir günah ve zarar yoktur. Fakat aranızdaki ihlâsa zarar gelebilir.

        DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ: Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde kabul edip, onların şerefleriyle şakirane iftihar etmektir. Tasavvuf ehlinin arasında "fena fi-ş şeyh, fena fi-r resul" (şeyhinde fani olmak) tabiri var. Ben sofi değilim.

Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte "fena fi-l ihvan" (kardeşlerinde fani olmak) suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna "tefani" denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani: Kendi nefsanî hislerini unutup, kardeşlerinin meziyet ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.

Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlat, şeyh ile mürit arasında vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz "Haliliye" olduğu için, meşrebimiz "hıllet"tir.

Hıllet ise,

en yakın dost ve

en fedakâr arkadaş ve

en güzel takdir edici yoldaş ve

en civanmert kardeş olmak iktiza eder.

Bu hılletin esası, samimî ihlâstır. Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var. Ortada tutunacak yer bulamaz.

     Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i Kübra-yı Kur'aniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşâallah Risale-i Nur yoluyla Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın kutsi dairesine girenler; daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.

        Ey hizmet-i Kur'aniyede arkadaşlarım!

İhlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebi, rabıta-i mevttir (ölümü hatırlamak). Evet, ihlâsı zedeleyen ve riyaya ve dünyaya sevk eden, tul-i emel olduğu gibi; riyadan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, rabıta-i mevttir. Yani: Ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülahaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmaktır. Evet, ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat, Kur'an-ı Hâkim’in "Her nefis ölümü tadıcıdır." Âl-i İmrân Sûresi: 3:185. "Muhakkak ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler." (Zümer Sûresi: 39:30.)

 Gibi ayetlerinden aldığı dersle, rabıta-i mevti yollarında esas tutmuşlar; uzun emelin kaynağı olan ebedi yaşayacakmış vehmini o rabıta ile izale etmişler. Onlar farazî ve hayalî bir surette kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül edip ve yıkanıyor, kabre konuyor farz edip; düşünerek nefs-i emmare o tahayyül ve tasavvurdan müteessir olup uzun emellerinden bir derece vazgeçer.

 Bu rabıtanın faydaları pek çoktur. Hâdiste "Lezzetleri tahrib edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz!" diye bu rabıtayı ders veriyor. Fakat mesleğimiz tarikat olmadığı, belki hakikat olduğu için, bu rabıtayı ehl-i tarîkat gibi farazî ve hayalî suretinde yapmağa mecbur değiliz. Hem meslek-i hakikate uygun gelmiyor. Belki akıbeti düşünmek suretinde, müstakbeli zaman-ı hazıra getirmek değil, belki hakikat noktasında zaman-ı hazırdan istikbale fikren gitmek, nazaran bakmaktır.

Evet, hiç hayale, faraza lüzum kalmadan bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi şahsının mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse, asrının ölümünü de görür; daha bir parça öbür tarafa gitse, dünyanın ölümünü de müşahede eder, mükemmel ihlâsa yol açar.

        İkinci Sebep: İman-ı tahkikinin kuvvetiyle ve marifet-i sanii netice veren masnuattaki tefekkürden gelen Lemaat ile bir nevi huzur kazanıp, Hâlık-ı Rahîm'in hazır nazır olduğunu düşünüp, ondan başkasının teveccühünü aramayarak; huzurunda başkalarına bakmak, medet aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmek ile o riyadan kurtulup ihlâsı kazanır. Her ne ise. Bunda çok dereceler mertebeler var. Herkes kendi hissesine göre ne kadar istifade edebilse, o kadar kârdır. Risale-i Nur'da riyadan kurtaracak, ihlâsı kazandıracak çok hakikat zikredildiğinden ona havale edip, burada kısa kesiyoruz.

        İhlâsı kıran ve riyaya sevk eden pek çok sebeplerden iki-üçünü muhtasaran beyan edeceğiz:

        Birincisi: Maddi menfaat cihetinden gelen rekabet, ihlâsı kırar. Hem hizmetin neticesini de zedeler. Hem o maddî menfaati de kaçırır. Evet, hakikat ve âhiret için çalışanlara karşı bu millet bir hürmet ve bir yardım fikrini daima beslemiş. Ve bilfiil onların ihlâslarına ve sadıkane olan hizmetlerine bir cihette iştirak etmek niyetiyle, onların maddi hacetlerinin tedarikiyle meşgul olup, vakitlerini zayi' etmemek için, sadaka ve hediye gibi maddî menfaatlerle yardım edip, hürmet etmişler.

 Fakat bu yardım ve menfaat istenilmez, belki verilir. Hem kalben arzu edip beklentide olmakla lisan-ı hal ile dahi istenilmez, belki ummadığı bir halde verilir. Yoksa ihlâsı zedelenir. Hem "Benim âyetlerimi, az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin." Bakara Sûresi: 2:41.

 Ayetinin nehyine yanaşır, ameli kısmen yanar. İşte bu maddî menfaati arzu edip muntazır kalmak, sonra nefs-i emmare bencillik cihetiyle, o menfaati başkasına kaptırmamak için, hakikî bir kardeşine ve o hususî hizmette arkadaşına karşı bir rekabet damarı uyandırır. İhlâsı zedelenir, hizmette kutsiyeti kaybeder. Ehl-i hakikat nazarında hasis düşük bir vaziyet alır. Ve maddî menfaati de kaybeder. Her ne ise..

Bu hamur çok su götürür, kısa kesip yalnız hakikî kardeşlerimin içinde ihlâsı ve samimî ittifakı kuvvetleştirecek iki misal söyleyeceğim.

        Birinci Misal: Ehl-i dünya, büyük bir servet ve şiddetli bir kuvvet elde etmek için, hatta bir kısım ehl-i siyaset ve toplum hayatının mühim amirleri ve komiteleri, şirketleşme düsturunu kendilerine rehber etmişler. Bütün kötü kullanım ve zararlarıyla beraber, harika bir kuvvet, bir menfaat elde ediyorlar.

Hâlbuki şirketleşmenin çok zararlarıyla beraber, iştirakle mahiyeti değişmez. Her birisi genele-gerçi bir cihette- malik hükmündedir, fakat istifade edemez. Her ne ise. Bu şirketleşme düsturu uhrevi amellere girse; zararsız azim menfaate sebeptir. Çünki bütün emval, o iştirak eden her bir ferdin eline tamamen geçmesinin sırrını taşıyor.

Çünki nasıl ki dört beş adamdan iştirak niyetiyle biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lâmbayı yaktılar. Her biri tam bir lâmbaya malik oluyor. O iştirak edenlerin her birinin bir duvarda büyük bir âyinesi varsa, her birinin noksansız, parçalanmadan birer lâmba oda ile beraber âyinesine girer.

Aynen öyle de: uhrevi amellerde ihlâs ile iştirak ve uhuvvet ile tesanüd ve ittihad ile mesaileri birleştirme o uhrevi amellerden hâsıl olan umum yekûn ve umum nur her birinin defterine eksiksiz gireceği ehl-i hakikat arasında bilinen ve vaki'dir ve rahmet ve İlahî keremin muktezasıdır.

        İşte ey kardeşlerim! Sizleri İnşâallah maddi menfaat rekabete sevk etmeyecek. Fakat uhrevi menfaat noktasında bir kısım ehl-i tarikat aldandıkları gibi, sizin de aldanmanız mümkündür. Fakat şahsî, cüz'î bir sevap nerede; mezkûr misal hükmündeki uhrevi amellerde görülen sevap ve nur nerede?

   İkinci Misal: Sanatkârlar, daha ziyade kazanmak için, sanatlarını birleştirme cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar. Hatta dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı yapmağa çalışmışlar. O ferdî çalışmanın her günde yalnız üç iğne, o ferdî sanatın meyvesi olmuş. Sonra mesai birleştirme düsturuyla on adam birleşmişler.

Biri demir getirip, biri ocak yandırıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir ve her birisi iğne yapmak sanatında yalnız cüzî bir işle meşgul olup, iştigal ettiği hizmet basit olduğundan vakit zayi' olmayıp, o hizmette meleke kazanarak, gayet süratle işini görmüş. Sonra, o mesai birleştirme ve iş paylaşımı düsturuyla olan sanatın semeresini taksim etmişler. Her birisine bir günde üç iğneye bedel üç yüz iğne düştüğünü görmüşler. Bu hâdise ehl-i dünyanın sanatkârları arasında, onları mesai birleştirmeye sevk etmek için dillerinde destan olmuştur.

        İşte ey kardeşlerim! Madem dünyevi işlerde, kesif maddelerde böyle ittihad, ittifak ile neticeler, böyle azim yekûn faideler verir; acaba, uhrevî ve nuranî ve bölünmeyen ve fazl-ı İlahî ile her birisinin âyinesine umum nur yansıması ve her biri umumun kazandığı misil sevaba malik olmak, ne kadar büyük bir kâr olduğunu kıyas edebilirsiniz! Bu azim kâr, rekabetle ve ihlâssızlık ile kaçırılmaz.

        İhlâsı kıran ikinci mani: Makam sevgisinden gelen şöhretperestlikle ve şan ve şeref perdesi altında teveccüh kazanmak, dikkati kendine çekmekle enaniyeti okşamak ve nefs-i emmareye bir makam vermektir ki, en mühim bir ruhî maraz olduğu gibi "şirk-i hafî" (gizli şirk) tabir edilen riyakârlığa, bencilliğe kapı açar, ihlâsı zedeler.

    Ey kardeşlerim! Kur'an-ı Hâkim’in hizmetindeki mesleğimiz hakikat ve uhuvvettir.  Uhuvvetin sırrı; şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip  (Haşiye Evet, bahtiyar odur ki, Kur'ânî kevserden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev'indeki şahsiyetini ve enâniyetini o havuz içine atıp eritendir)  onların nefislerini kendi nefsine tercih etmektir.

Aramızda bu nevi makam sevgisinden gelen rekabet tesir etmemek gerektir. Çünki mesleğimize zıttır. Madem kardeşlerin şerefi umumiyetle her ferde ait olabilir; o büyük manevî şerefi, şahsî, bencilcesine, rekabetkârane, cüzî bir şerefe ve şöhrete feda etmek; Risale-i Nur şakirdlerinden yüz derece uzak olduğu ümidindeyim.

  Risale-i Nur şakirdlerinin kalbi, aklı, ruhu; böyle aşağı, zararlı, süflî şeylere tenezzül etmez. Fakat herkeste nefs-i emmare bulunur. Bazı da nefsi his ve damarlara ilişir. Bir derece hükmünü; kalb, akıl ve ruhun rağmına olarak icra eder. Sizlerin kalb ve ruh ve aklınızı suçlamak istemem. Risale-i Nur'un verdiği tesire binaen itimad ediyorum. Fakat nefs ve heva ve his ve vehim bazen aldatıyorlar. Onun için, bazen şiddetli ikaz olunuyorsunuz.

Bu şiddet, nefs ve heva ve his ve vehme bakıyor; ihtiyatlı davranınız. Evet, eğer mesleğimiz şeyhlik olsa idi, makam bir olurdu veyahut mahdut makamlar bulunurdu. O makama çok istidatlar namzet olurdu. Gıbtakârane bir bencillik olabilirdi. Fakat mesleğimiz uhuvvettir. Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşit vaziyetini takınamaz.

Uhuvvetteki makam geniştir. Gıbtakârane anlaşmazlığa sebep olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe yardımcı olur; hizmetini tekmil eder. Pederane, mürşidane mesleklerdeki gıbtakârane sevap hırsı ve himmet cihetiyle çok zararlı ve tehlikeli neticeler vücuda geldiğine delil: Ehl-i tarîkatın o kadar mühim ve azîm menfaatleri içindeki zıtlığın ve rekabetin verdiği vahim neticelerdir ki; onların o azîm, kutsi kuvvetleri bid'a rüzgârlarına karşı dayanamıyor.

     Üçüncü Mani: Korku ve tamahtır. Bu mani diğer bir kısım manilerle beraber Hücumat-ı Sitte'de tamamıyla izah edildiğinden ona havale edip, Cenab-ı Erhamürrâhimîn'den bütün esma-i hüsnasını şefaatçi yapıp niyaz ediyoruz ki: "Bizleri ihlâsa muvaffak eylesin... Âmin..."

Allahım! İhlâs Suresinin hakkı için, bizi ihlâs sahibi olan ve ihlâsa eriştirilen kullarından eyle. Âmin, âmin.

"Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti her şeyi kuşatan Sensin." (Bakara Sûresi: 2:32.)

* * *

          Bir kısım kardeşlerime hususî bir mektubdur

        Yazıdan usanan ve ibadet ayları olan üç aylarda sair evradı, beş cihetle ibadet sayılan

On altıncı Mektup

28/9/2008 ·

On altıncı Mektup


            Şu mektub şiddetli yazılmamış.

            Çoklar tarafından açık ve manen gelen bir suale cevabdır.

            (Şu cevabı vermek benim için hoş değil, arzu etmiyorum. Her şey'imi, Cenab-ı Hakk'ın tevekkülüne bağlamıştım. Fakat ben kendi halimde ve âlemimde rahat bırakılmadığım ve yüzümü dünyaya çevirdikleri için, Yeni Said değil, bilmecburiye Eski Said lisanıyla, şahsım için değil, belki dostlarımı ve Sözlerimi ehl-i dünyanın evham ve eziyetinden kurtarmak için; hakikat-ı hâli hem dostlarıma, hem ehl-i dünyaya ve ehl-i hükme beyan etmek için "Beş Nokta"yı beyan ediyorum.)

            BİRİNCİ NOKTA: Denilmiş: "Ne için siyasetten çekildin? Hiç yanaşmıyorsun?

            Elcevab: Dokuz-on sene evveldeki Eski Said, bir miktar siyasete girdi. Belki siyaset vasıtasıyla dine ve ilme hizmet edeceğim diye beyhude yoruldu.. Ve gördü ki; o yol şüpheli ve müşkülatlı ve bana nispeten fuzuli, hem en lüzumlu hizmete mani ve tehlikeli bir yoldur. Çoğu yalancılık ve bilmeyerek ecnebi parmağına âlet olmak ihtimali var. Hem siyasete giren, ya muvafık olur veya muhalif olur. Eğer muvafık olsa; madem memur ve meb'us değilim, o halde siyasetçilik bana fuzulî ve malayani bir şeydir.

 

Bana ihtiyaç yok ki, beyhude karışayım. Eğer muhalif siyasete girsem, ya fikirle veya kuvvetle karışacağım. Eğer fikirle olsa, bana ihtiyaç yok. Çünki meseleler tavazzuh etmiş, herkes benim gibi bilir. Beyhude çene çalmak manasızdır. Eğer kuvvet ile ve hâdise çıkarmak ile muhalefet etsem, husulü şüpheli bir maksad için binler günaha girmek ihtimali var. Birinin yüzünden çoklar belaya düşer. Hem on ihtimalden bir-iki ihtimale binaen günahlara girmek, masumları günaha atmak; vicdanım kabul etmiyor diye Eski Said, sigara ile beraber gazeteleri ve siyaseti ve sohbet-i dünyeviye-i siyasiyeyi terk etti.

 

Buna kat'î şahid, o vakitten beri sekiz senedir bir tek gazete ne okudum ve ne dinledim. Okuduğumu ve dinlediğimi, biri çıksın söylesin. Hâlbuki sekiz sene evvel, günde belki sekiz gazete Eski Said okuyordu. Hem beş senedir bütün dikkat ile benim halime nezaret ediliyor. Siyasetvari bir işaret gören söylesin. Hâlbuki benim gibi asabî , en büyük hileyi hilesizlikte bulan pervasız, alâkasız bir insanın, değil sekiz sene, sekiz gün bir fikri gizli kalmaz. Siyasete iştihası ve arzusu olsaydı; tedkikata, taharriyata lüzum bırakmayarak top güllesi gibi sadâ verecekti.

On beşinci Mektub 5

16/9/2008 ·

Beşinci sualinizin meali: Kıyametin hâdiselerinden baki ruhlar müteessir olacaklar mı?

        Elcevab: Derecelerine göre müteessir olacaklar. Melaikelerin kahr da kendilerine göre müteessir oldukları gibi müteessir olurlar. Nasıl ki bir insan, sıcak bir yerde iken, hariçte kar ve tipi içinde titreyenleri görse, akıl ve vicdan itibariyle müteessir olur.

 

Öyle de: Zîşuur olan bâki ruhlar, kâinatla alâkadar oldukları için, kâinatın azîm hadiselerinden derecelerine göre müteessir olmalarını; ehl-i azab ise elemkârane, ehl-i saadet ise hayretkârane, garipkârane, belki bir cihette müjdelicesine üzüntüleri bulunmasını, Kur’an işaretle gösteriyor. Zira Kur'an-ı Hakîm, her zaman kıyametin acaibini tehdit suretinde zikrediyor. "Göreceksiniz..." diyor. Halbuki cism-i insanî ile onu görenler, kıyamete yetişenlerdir. Demek, kabirde cesetleri çürüyen ruhların da o Kur'ani tehditten hisseleri var.

 

        Altıncı sualinizin meali: ­ Küllü şeyin helike vechehu Bu âyetin âhirete, Cennet'e, Cehennem'e ve ehillerine şümulü var mı, yok mu?

        Elcevab: Şu mes'ele, pek çok ehl-i tahkik ve ehl-i keşif ve ehl-i velayetin medar-ı bahsi olmuş. Şu mes'elede söz onlarındır. Hem de şu ayetin çok genişliği ve çok mertebeleri var. Ehl-i tahkikin bir kısmı demişler ki: Âlem-i bekaya şümulü yok. Diğer kısmı ise: Anî olarak onlar da az bir zamanda, bir nevi helâkete mazhar olurlar. O kadar az bir zamanda oluyor ki, fenaya gidip gelmiş hissetmeyecekler.

 

 Amma bazı müfrit fikirli ehl-i keşfin hükmettikleri fena-yı mutlak ise, hakikat değildir. Çünkü Zât-ı Akdes-i İlahî madem sermedî ve daimîdir; elbette sıfâtı ve esması dahi sermedî ve daimîdirler. Madem sıfatı ve esması daimî ve sermedîdirler; elbette onların âyineleri ve cilveleri ve nakışları ve mazharları olan âlem-i bekadaki bâki olanlar ve ehl-i beka, fena-yı mutlaka gidemez.

 

        Kur'an-ı Hâkim’in feyzinden şimdilik iki nokta hatıra gelmiş, özetle yazacağız:

        Birincisi: Cenab-ı Hak öyle bir Kadir-i Mutlak'tır ki; yokluk ve varlık, kudretine ve iradesine nispeten iki menzil gibi, gayet kolay bir surette oraya gönderir ve getirir. İsterse bir günde, isterse bir anda oradan çevirir. Hem mutlak yok zâten yoktur, çünkü bir muhit bir ilim var.

 

Hem İlahî ilmin harici yok ki, bir şey ona atılsın. Daire-i ilim içinde bulunan yok ise, haricî yokluktur ve ilmi varlığa perde olmuş bir unvandır. Hatta bu ilimi varlıklara bazı ehl-i tahkik "ayân-ı sabite" tabir etmişler. Öyle ise fenaya gitmek, muvakkaten dış libasını çıkarıp, vücud-u manevîye ve ilmîye girmektir. Yani helâk olan ve fâni olanlar haricî vücudu bırakıp, mahiyetleri bir manevî vücudu giyer, kudret dairesinden çıkıp ilim dairesine girer.

 

        İkincisi: Çok Sözlerde izah ettiğimiz gibi: Her şey, mana-yı ismiyle ve kendine bakan vecihte hiçtir. Kendi zatında müstakil ve bizatihi sabit bir vücudu yok. Ve yalnız kendi başıyla kaim bir hakikati yok. Fakat Cenab-ı Hakk'a bakan vecihte ise, yani mana-yı harfiyle olsa, hiç değil. Çünkü onda cilvesi görünen esma-i bâkiye var. Yokluk değil; çünkü daimî bir vücudun gölgesini taşıyor. Hakikati vardır, sabittir, hem yüksektir. Çünkü mazhar olduğu baki bir ismin sabit bir nevi gölgesidir.

 

 Hem ­ Küllü şeyin helike vechehu  İnsanın elini masivadan kesmek için bir kılıçtır ki; o da Cenab-ı Hakk'ın hesabına olmayan fâni dünyada, fâni şeylere karşı alâkaları kesmek için, hükmü dünyadaki fânilere bakar. Demek Allah hesabına olsa, mana-yı harfiyle olsa, livechillah olsa; masivaya girmez ki ­Küllü şeyin helike vechehu

kılıcıyla başı kesilsin.

        Elhasıl: Eğer Allah için olsa, Allah'ı bulsa; gayr kalmaz ki, başı kesilsin. Eğer Allah'ı bulmazsa ve hesabıyla bakmazsa, her şey gayrdır. ­kılıcını istimal etmeli, perdeyi yırtmalı, ta Onu bulmalı!..

Said Nursî

On beşinci Mektub 4

14/9/2008 ·

Dördüncü sualinizin meali: Ahir zamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm Deccal'ı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle din-i hakka girerler. Hâlbuki rivayetlerde gelmiştir ki: Yeryüzünde Allah Allah diyenler bulundukça kıyamet kopmaz." Böyle umumiyetle imana geldikten sonra nasıl umumiyetle küfre giderler?

 

        Elcevab: Hâdiste rivayet edilen: "Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın geleceğini ve şeriat-ı İslâmi’ye ile amel edeceğini, Deccal'ı öldüreceğini" imanı zaîf olanlar uzak görüyorlar. Onun hakikati izah edilse, hiç akıldan uzak yeri kalmaz. Şöyle ki:

        O hâdisin ve Süfyan ve Mehdi hakkındaki hadîslerin ifade ettikleri mana budur ki: Âhir zamanda dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak:

        Birisi: Nifak perdesi altında, risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) inkâr edecek Süfyan namında müthiş bir şahıs, münafıkların başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan, ehl-i velayet ve ehl-i kemalin başına geçecek Âl-i Beytten Muhammed Mehdi isminde bir zât-ı nuranî, o Süfyan'ın şahs-ı manevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır.

 

        İkinci cereyan ise: Tabiatçılık, maddecilik felsefesinden çıkan Nemrutça bir cereyan, gittikçe âhirzamanda maddi felsefe vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir.

 

Nasıl bir padişahı tanımayan ve ordudaki subaylar ve onun askerleri olduğunu kabul etmeyen vahşi bir adam, herkese, her askere bir nevi padişahlık ve bir hâkimiyet verir. Öyle de: Allah'ı inkâr eden o cereyan fertleri, birer küçük Nemrut hükmünde nefislerine birer Rablik verir.

 

Ve onların başına geçen en büyükleri, sihir ve manyetizmanın hâdiseleri nev'inden müthiş harikalara mazhar olan Deccal ise; daha ileri gidip, cebbar surî hükümetini bir nevi Rablik tasavvur edip ulûhiyetini ilân eder. Bir sineğe mağlup olan ve bir sineğin kanadını bile icad edemeyen âciz bir insanın uluhiyet dava etmesi, ne derece ahmakçasına bir maskaralık olduğu malûmdur.

 

        İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın manevi şahsiyetinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek. Yani rahmet-i İlahiyenin semasından nüzul edecek; hâl-i hazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı saflaşarak, hurafelerden ve tahriften sıyrılacak, İslâmi hakikatler ile birleşecek; manen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyet’e dönecektir.  

 

 Ve Kur'ana tabi olarak, o İsevîlik şahs-ı manevîsi tâbi' ve İslâmiyet imam makamında kalacak; din-i hak bu iltihak neticesinde azim bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlup olan İsevîlik ve İslâmiyet ittihat neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidattadır. Semavat âleminde beşerî cismiyle bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey'in vaadine istinat ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kadir-i Külli Şey' vaat etmiş, elbette yapacaktır.

 

Evet her vakit semavattan melaikeleri yere gönderen ve bazı vakitte insan suretine koyan(Hazret-i Cibril'in "Dıhye" suretine girmesi gibi) ve ruhanîleri gönderip beşer suretinde temsil ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ruhlarını misali cesediyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelal, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ı, İsa dinine ait en mühim bir hüsn-ü hâtimesi için, değil sema-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret-i İsa, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle büyük  bir netice için ona yeniden cesed giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm'in hikmetinden uzak değildir..

 

Belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için va'detmiş ve va'dettiği için elbette gönderecek. Hazret-i İsa Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî İsa olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun yakınında olanlar ve erkânı, nur-u iman ile onu tanır. Yoksa çok açık derecede herkes onu tanımayacaktır.

 

        Sual: Rivayetlerde gelmiş ki: "Deccal'ın bir yalancı Cennet'i var; kendine tâbi' olanları ona atar. Hem yalancı bir Cehennemi var; tâbi' olmayanları ona atar. Hatta o kendi merkebinin de bir kulağını Cennet gibi, bir kulağını da Cehennem gibi yapmış. Bedenen bu kadardır, şu kadardır..." diye tarif var?

 

        Elcevab: Deccal'ın şahsı insan gibidir. Mağrur, firavunlaşmış, Allah'ı unutmuş olduğundan; surî, cebbarca olan hâkimiyetine, ulûhiyet namını vermiş bir ahmak şeytandır ve bir dessas insandır. Fakat şahs-ı manevîsi olan dinsizlik cereyanı, pek büyüktür. Rivayetlerde Deccal'a ait müthiş vasıflar ona işaret eder. Bir vakit Japonya'nın başkumandanının resmi, bir ayağı Okyanusta, diğer ayağı on günlük mesafedeki Port Artür Kal'asında tasvir edilmiş. O küçük Japon Kumandanı'nın bu surette tasviriyle, ordusunun şahs-ı manevîsi gösterilmiş.

 

        Amma Deccal'ın yalancı Cennet'i ise, medeniyetin cazibedar gayri meşru eğlenceleri ve fantezileridir. Merkebi ise, şimendifer gibi bir vasıtadır ki bir başında ateş ocağı bulunur, kendine tâbi' olmayanları bazen ateşe atar. O merkebin bir kulağı, yani diğer başı Cennet gibi tefriş edilmiş, tâbi' olanları oraya oturtur. Zaten sefih ve gaddar medeniyetin mühim bir merkebi olan tren, sefahat ehli ve dünya için yalancı bir Cennet hükmüne getirir. Biçare ehl-i diyanet ve ehl-i İslâm için medeniyet elinde Cehennem zebanisi gibi tehlike getirir, esaret ve sefalet altına atar.

 

        İşte İsevîliğin hakikî dini zuhur ile ve İslâmiyet’e dönmesiyle, gerçi âlemde çoğunluğa nurunu neşreder. Fakat yine kıyamet kopmasına yakın tekrar bir dinsizlik cereyanı baş gösterir, galip gelir ve "El-hükmü lil-ekser"(hüküm çoğunluğa göredir) kaidesince, yeryüzünde "Allah Allah" diyecek kalmayacak, yani ehemmiyetli bir cemaat, Küre-i Arz'da mühim bir mevkie sahib olacak bir surette "Allah Allah" denilmeyecek demektir.

 

Yoksa azınlıkta kalan veyahut mağlup düşen ehl-i hak, kıyamete kadar bâki kalacak; yalnız, kıyametin kopacağı anında, kıyametin dehşetlerini görmemek için, bir eser-i rahmet olarak, ehl-i imanın ruhları daha evvel kabzedilecek, kıyamet kâfirlerin başına kopacaktır.

 

On beşinci Mektup 3

12/9/2008 ·

İkinci sualinizin meali: Hazret-i Ali (R.A.) zamanında başlayan muharebelerin mahiyeti nedir? Muhariplere ve o harb de ölen ve öldürenlere ne diyebiliriz?

 

        Elcevab: Cemel Vak'ası denilen Hazret-i Ali ile Hazret-i Talha ve Hazret-i Zübeyir ve Âişe-i Sıddıka (Radıyallahü Teâlâ anhüm ecmaîn) arasında olan muharebe; hakiki adalet ile,  izafi adaletin mücadelesidir. Şöyle ki:

 

        Hazret-i Ali, hakiki adaleti esas alıp, Şeyheyn (Hz Ebubekir ve Ömer) zamanındaki gibi o esas üzerine gitmek için içtihat etmiş. Muarızları ise: Hz Ebubekir ve Ömer zamanındaki İslâmi duruluk hakiki adalete müsait idi, fakat zamanla İslâmiyetleri zaîf muhtelif kavimler İslâm’a girdikleri için, hakiki adaletin tatbiki çok müşkül olduğundan, "ehvenüşşerri ihtiyar" (iki şerden hafif olanı seçme )denilen izafi adalet esası üzerine içtihat ettiler.

 

İçtihadi münakaşa siyasete girdiği için, muharebeyi netice vermiştir. Madem sırf lillah için ve İslâmiyet’in menfaati için içtihat edilmiş ve içtihaddan muharebe çıkmış; elbette hem katil, hem maktul ikisi de ehl-i Cennet'tir, ikisi de ehl-i sevabdır diyebiliriz. Her ne kadar Hazret-i Ali'nin içtihadı isabetli ve mukabilindekilerin hata ise de, yine azaba müstahak değiller.

 

 Çünkü içtihat eden hakkı bulsa, iki sevap var. Bulmazsa, bir nevi ibadet olan içtihat sevabı olarak bir sevap alır. Hatasından mazurdur. Bizde gayet meşhur ve sözü hüccet bir zât-ı muhakkik Kürtçe demiş ki:

Yani: Sahabelerin muharebesinde kıl ü kal etme. Çünkü hem katil ve hem maktul ikisi de ehl-i Cennet'tirler.

 

        Hakiki adalet ile izafi adaletin izahı şudur ki:

Ayetin işarî manasıyla: Bir masumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Bir ferd dahi, umumun selâmeti için feda edilmez.

 

Cenab-ı Hakk'ın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için iptal edilmez. Bir cemaatin selâmeti için, bir ferdin rızası bulunmadan hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet namına rızasıyla olsa, o başka mes'eledir.

 

        İzafi adalet ise: Küllün(toplumun) selâmeti için, cüz'ü (ferdi) feda eder. Cemaat için, ferdin hakkını nazara almaz. Ehvenüşşer (iki şerden hafif olanı seçme )diye bir nevi izafi adaleti yapmağa çalışır. Fakat Hakiki adalet tatbiki mümkün ise, İzafi adalete gidilmez, gidilse zulümdür.

 

        İşte İmam-ı Ali Radıyallahü Anhü, Hakiki adaleti Şeyheyn zamanındaki gibi tatbiki mümkündür deyip, hilafet-i İslâmiyeyi o esas üzerine bina ediyordu. Mukabilleri ve muarızları ise, "Kabil-i tatbik değil, çok müşkülatı var." diye İzafi adalet üzerine içtihat etmişler. Tarihin gösterdiği sair sebepler ise, hakikî sebeb değiller, bahanelerdir.

 

        Eğer desen: Hilafet-i İslâmi’ye noktasında İmam-ı Ali'nin fevkalâde iktidarı, harikulâde zekâsı ve yüksek liyakatiyle beraber seleflerine nispeten muvaffakıyetsizliği nedendir?

 

        Elcevab: O mübarek zat, siyaset ve saltanattan ziyade, daha çok mühim başka vazifelere lâyık idi. Eğer tam siyasi muvaffakıyet ve tamam saltanat olsaydı, "Şah-ı Velayet" unvanını bihakkın kazanamayacaktı. Hâlbuki zahirî ve siyasî hilafetin pek çok fevkinde manevî bir saltanat kazandı ve Üstad-ı Küll hükmüne geçti; hatta kıyamete kadar saltanat-ı manevîsi baki kaldı.

 

        Amma Hazret-i İmam-ı Ali'nin Sıffîn'de, Hazret-i Muaviye'nin taraftarlarıyla muharebesi ise, hilafet ve saltanatın muharebesidir. Yani: Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini ve İslâmi hakikatleri ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz gerekçelerini onlara feda ediyordu.

 

 Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise;  İslâmi Toplum hayatını, saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp ruhsatı kabul ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler.

 

        Amma Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in Emevîlere karşı mücadeleleri ise, din ile milliyet muharebesi idi. Yani: Emevîler, Devlet-i İslâmiyeyi, Arab milliyeti üzerine istinat ettirip İslâmiyet bağını, milliyetçilikten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler:

        Birisi: Diğer milletleri rencide ederek ürküttüler.

        Diğeri: Irkçılık ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünkü ırkçı bir hâkim, millettaşını tercih eder, adalet edemez.

Ferman-ı katî’siyle: Din yerine milli bağlar ikame edilmez; edilse adalet edilmez, hakkaniyet gider.

 

        İşte Hazret-i Hüseyin dini bağları esas tutup, karşı olarak onlara karşı mücadele etmiş, ta makam-ı şehadete ulaşmış.

 

        Eğer denilse: Bu kadar haklı ve hakikatli olduğu halde, neden muvaffak olmadı? Hem neden kader-i İlahî ve rahmet-i İlahiye onların feci bir akıbete uğramasına müsaade etmiş?

 

        Elcevab: Hazret-i Hüseyin'in yakın taraftarları değil, fakat cemaatine katılan sair milletlerde, yaralanmış milli gururları cihetiyle, Arab milletine karşı bir intikam fikri bulunması Hazret-i Hüseyin ve taraftarlarının safi ve parlak mesleklerine halel verip, mağlubiyetlerine sebeb olmuş.

 

        Amma kader nokta-i nazarında feci akıbetin hikmeti ise: Hasan ve Hüseyin ve onların hanedanları ve nesilleri, manevî bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile manevî saltanatın cem'i gayet müşkildir.

 

Onun için onları dünyadan küstürdü, dünyanın çirkin yüzünü gösterdi. Ta, kalben dünyaya karşı alâkaları kalmasın. Onların elleri muvakkat ve görünüşte bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimî bir manevi saltanata tayin edildiler; adî valiler yerine, evliya aktablarına kaynak oldular.

 

        Üçüncü sualiniz: "O mübarek zatların başına gelen o feci gaddarca muamelenin hikmeti nedir?" diyorsunuz.

 

        Elcevab: Önce beyan ettiğimiz gibi, Hazret-i Hüseyin'in muarızları olan Emevîler saltanatında, merhametsiz gadre sebebiyet verecek üç esas vardı:

        Birisi: Merhametsiz siyasetin bir düsturu olan: "Hükümetin selâmeti ve asayişin devamı için, şahıslar feda edilir."

        İkincisi: Onların saltanatı, ırkçılık ve milliyete istinat ettiği için, milliyetin gaddar bir düsturu olan: "Milletin selâmeti için her şey feda edilir."

 

Üçüncüsü: Emevîlerin Hâşimîlere karşı geleneklerindeki rekabet damarı, Yezid gibi bazılarda bulunduğu için, şefkatsiz bir gadre kabiliyet göstermişti.

 

        Dördüncü bir sebeb de Hazret-i Hüseyin'in taraftarlarında bulunuyordu. Emevîlerin Arab milliyetini esas tutup, sair milletlerin efradına "memalik" tabir ederek köle nazarıyla bakmaları ve milli gururlarını kırmaları yüzünden, diğer milletler Hazret-i Hüseyin'in cemaatine intikam ve kötü bir niyetle iltihak ettiklerinden(katıldıklarından), Emevîlerin milliyetlerine fazla dokunmuş, gayet gaddarca ve merhametsizcesine meşhur faciaya sebebiyet vermişlerdir.

 

        Mezkûr dört sebep zahirîdir. Kader noktasından bakıldığı vakit; Hazret-i Hüseyin ve akrabasına o facia sebebiyle hâsıl olan uhrevi netice ve ruhani saltanat ve manevi terakki e o kadar kıymettardır ki, o facia ile çektikleri zahmet, gayet kolay ve ucuz düşer.

 

 Nasıl ki bir nefer, bir saat işkence altında şehid edilse; öyle bir mertebeyi bulur ki, on sene başkası çalışsa, ancak o mertebeyi bulur. Eğer o nefer şehid olduktan sonra ona sorulabilse, "Az bir şey ile pek çok şeyler kazandım" diyecektir.

« Önceki ::